Hata TCK madde 30 da yer almış olup şu şekildedir ;
Hata
Madde 30- (1) Fiilin icrası sırasında suçun kanuni tanımındaki maddi unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hali saklıdır.
(2) Bir suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hallerinin gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır.
(3) Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır.
(4) (Ek fıkra: 29/6/2005 – 5377/4 md.) İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz
Hata ceza hukukunda bazen kastı kaldıran bazen cezayı azaltan bazen eylemi hukuka uygun hale getiren bir müessesedir. TCK madde 30/1 de yer alan suçun maddi unsuru hareket netice nedensellik bağı ve hukuka aykırılık unsurudur. Hatanın kaçınılmaz olduğu durumlarda fail bu hatasından yararlanır. Cinsel suçlar kast ile işlenebilen taksirle işlenemeyen suçlardır. Cinsel özgürlük gereği 18 yaşını doldurmuş kişiler arasında rıza olmak kaydıyla cinsel ilişki yaşanması suç değildir. Burada rızanın varlığı suçun oluşup oluşmamasında etkendir. Burada asıl müessese sanığın cinsel ilişki yaşadığı mağduru reşit zannederek eylemde bulunması halinde hakkında tayin edilecek ceza sorumluluğunun ne olacağıdır. Peki bu mağdurun rızasının varlığı ispatı nasıl anlaşılır ? Mağdurun olay anında eylem anında rızam yoktu demesi suçun oluşması için yeter mi ? Bu hususunda TCK MADDE 26 da geçen düzenleme de önemlidir. Mağdurun rızasının olup olmadığını beyan etmesi sanığa cinsel suçla ilgili bir itham için yeterli gözükebilir. Ceza yargılamasında hukuka uygun yol ve yöntemlerle elde edilmek kaydı ile her husus delil olabilmektedir. Hiç şüphesiz ki mağdurun beyanı da bir delildir. Ancak hangi suç olursa ceza yargılamasında suçu ispat külfeti iddia makamındadır. Neden mağdur hiçbir neden olmaksızın cinsel suçla ilgili bir konuda sanığa iftira atsın şeklinde bir düşünceye karşı olarak da şu söylenebilir ; Neden bir kimse hiçbir neden olmaksızın kendisine cinsel suçla ilgili bir ithamın bulunmasına sebebiyet versin ? Burada sadece beyanlar üzerinden bir mahkumiyet kararının olması gerektiğinden bahsedilemez. Burada eğer bir cinsel ilişki yaşanmışsa bunun rıza ile olup olmadığı araştırılmalı sanığın hukuki durumu buna göre tayin edilmelidir. Sadece mağdurun beyanının cinsel suçla ilgili bir konuda bulunması durumdun sanık hakkında mahkumiyet kararı gözaltı kararı tutuklama kararı verilmesi açıkça hukuka aykırıdır. Cinsel suçlar genellikle doğası gereği olay anında sadece fail ve mağdurun olay anında olduğu iddia edilen cinsel suçun olduğu yerde herhangi bir tanık kamera kaydı ses kaydı ya da söz konusu suçu ispat edecek bir delilin olmadığı yerde işlenen suçlardır. Mağdurun sanık hakkında beyan ettiği cinsel saldırı ya da cinsel taciz ya da cinsel istismar iddiası ya doğrudur ya da değildir . Ceza hukukunda unutulmamalıdır ki ceza hukukunda bir suç varsa soruşturulur yargılama yapılır ve amaç sanığın mahkumiyetine ya da beraatine karar vermek değil olayın maddi gerçeğini bulmaktır .
- Bir diğer husus da şudur; Fail mağdurun cinsel ilişkiye rızası olduğu zannederek eylemde bulunursa ve mağdur da bu eylem nedeniyle süreci yargı aşamasına taşırsa durum ne olacaktır ? Bu durumda failin hatasının kaçınılmaz olması durumunda TCK madde 30 da yer alan hata hükümleri devreye girerek fail hakkında mahkumiyet hükmü kurulmamalıdır.
- TCK madde 30 da yer alan durumların tespiti durumunda fail hakkında beraat ya da ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilir.
- Failin mağdurun cinsel ilişkiye rızasının olduğu konusunda elde ettiği kanaat her somut olayın özelliklerine göre tespit edilecektir.
- Söz konusu cinsel suça giden süreçte fail ve mağdurun içinde oldukları yer mekan da önemlidir.
Madde 26- (1) Hakkını kullanan kimseye ceza verilmez.
(2) Kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden dolayı kimseye ceza verilmez.
Olayın intikal şekli ve süresi, savunma, katılanın ilk alınan beyanında nitelikli cinsel saldırı eyleminden bahsetmemesi, sanık ile katılan ve sanık ile tanık arasında önceye dayalı husumet bulunması, katılanın sanığın cinsel organına boşaldığına dair beyanınının Adli Tıp Kurumu rapor içeriği ile doğrulanmaması ve tüm dosya kapsamına göre; sanığın rızası dışında katılan ile cinsel ilişkiye girdiğine dair mahkumiyete yeter, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmaması nedeniyle mahkumiyet kararının yerinde olmadığı anlaşıldığından, söz konusu hükme yönelik istinaf başvurusunun kabulü yerine esastan reddedilmesi hukuka aykırı bulunmuştur. YARGITAY 9. CEZA DAİRESİ Esas Numarası: 2025/1941 Karar Numarası: 2025/4928 Karar Tarihi: 02.06.2025
Karar: Kayden 04.02.1996 doğumlu olup suç tarihleri itibarıyla 15 yaşını doldurmasına az bir süre kalmış olan mağdurenin, soruşturma aşamasında sanık A.'la rızasıyla cinsel ilişkiye girdiğini beyan etmesi ve yargılama aşamasında da şikayetçi olmadığını belirtmesi karşısında, suçun unsurlarına ve niteliğine etkisi bakımından mağdurenin, hastane doğumlu olup olmadığının araştırılması, hastanede doğmadığının anlaşılması durumunda yaş tespitine esas olacak kemik grafileri çektirilip içinde radyoloji uzmanında bulunduğu bir sağlık kurulundan rapor alınması ve gerektiğinde Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulundan görüş sorulmak suretiyle gerçek yaşının bilimsel biçimde saptanmasından sonra, sonucuna göre sanıkların hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken eksik araştırmayla yazılı şekilde hüküm kurulması, Sonuç: Kanuna aykırı, YARGITAY 14.CEZA DAİRESİ Esas Numarası: 2012/280 Karar Numarası: 2012/5480 Karar Tarihi: 15.05.2012
Mahkeme ve sayın çoğunluk ile, olayın oluşumunda aramızda herhangi bir ihtilaf bulunmamaktadır. Bu kabule göre, olay günü başka bir yerde bulunan 15-18 yaş gurubundaki mağdureyi 28 yaşındaki sanığın, bir yazıdan söz ederek o yazıyı okuması için çağırdığı, birlikte mağdurenin ailesi ile oturduğu eve geçtikleri, orda sanık ile mağdurenin mağdureye yönelik, cebir, tehdit veya hile olmaksızın cinsel ilişkiye girmek için, altını soydukları, bu sırada eve tanık ... gelip, durumu görünce “Allah belanızı versin” diyerek gitmesi üzerine, sanığın mağdure ile cinsel ilişkiye girmeksizin evden ayrıldığı sabittir. Sayın çoğunlukla aramızdaki görüş ayrılığı, sabit kabul edilen eylemin TCK’nın 104. maddesinde düzenlenen reşit olmayanla cinsel ilişki suçuna teşebbüs niteliğinde olup olmadığından ibarettir. Doktrinde de açıkça ifade edildiği üzere, reşit olmayanla cinsel ilişki suçu, failin, onbeş yaşını bitirip on sekiz yaşını tamamlamamış mağdur ile rızasıyla cinsel ilişkiye girmesi ile suç tamamlanır. Burada önemli olan cinsel ilişkiye girilmiş olmasıdır, cinsel ilişkiye girmek için icra hareketlerine başlanıp, failin elinde olmayan nedenlerle cinsel ilişkinin tamamlanamaması halinde, başka bir deyişle cinsel ilişki tamamlanıncaya kadar bu suça teşebbüs söz konusu olacaktır. (Koca, Mahmut/Üzülmez, İlhan. Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 6. Baskı, Adalet Yayınevi, (2019), sh. 376; Kantarcı, Nurullah. Türk Ceza Hukukunda Reşit Olmayanla Cinsel İlişki Suçu, Adalet Yayınevi, (2016), sh. 201; Tezcan, Durmuş, Erdem, Mustafa Ruhan/Önok, Murat. Teorik ve Pratik Ceza Özel Hukuku, 15. Baskı, Seçkin Yayınevi, 2017, sh. 430; Taner, Fahri Gökçen. Türk Ceza Hukukunda Cinsel Özgürlüğe Karşı Suçlar, 2. Baskı, Seçkin Yayınevi, 2017, sh. 385; Bu açıklamalara göre somut olay incelendiğinde, sanık mağdure ile birlikte mağdurenin evine geçmiş. Orda cinsel ilişki amaçlı olarak sanık mağdurenin şalvarını ve çamaşırını dizlerine kadar soymuş, tam o anda tanık ... gelmesi nedeniyle, cinsel ilişkiye yönelen eylemini tamamlayamamıştır. Her ne kadar cinsel ilişki boyutuna varmayan, öpüşme ve sevişmeler bu suçu oluşturmayacak ise de, cinsel ilişkiye yönelik, cinsel organını açığa çıkarmak için çamaşırının indirilmesi, cinsel ilişki suçunun icrai hareketi niteliğinde olduğundan, sanık atılı suçun icra hareketine başlayıp, tanığın gelmesi ve “Allah belanızı versin” demesi ile eylemini gerçekleştiremediği, bu hali ile de eylemin reşit olmayanla cinsel ilişki suçuna teşebbüs niteliğinde olduğu kanaatiyle sayın çoğunluğun eylemin suç oluşturmadığına ilişkin görüşüne katılmıyorum.YARGITAY 14. CEZA DAİRESİ Esas Numarası: 2019/314 Karar Numarası: 2020/852 Karar Tarihi: 05.02.2020
Kendi şeref ve namusunu ilgilendiren bir konuda sanığa iftira atması için geçerli bir sebep bulunmayan katılanın, aşamalarda birbiriyle uyum gösteren samimi, ısrarlı ve herhangi bir tereddüde mahal bırakmayan beyanı, bu beyanı doğrulayan tanık anlatımları, sanığın katılanın ev telefonunu arayarak söylediği, “seninle olmak istiyorum, rızanla gel bana, istersen seni kaçırırım, rızanla olmazsa eşine söylerim, evliliğin yıkılır” şeklindeki sözlerinin cinsel amaç taşıdığı, katılanın bu eyleme rızası olduğuna dair bir delilin bulunmadığı, aksine aşamalarda sanıktan şikâyetçi olup yakalanmasını sağlayarak eyleme rıza göstermediğini ortaya koyduğu, sanığın iddia ettiği şekilde katılan ile daha önce bir ilişkisi olmasının, katılanın cinsel taciz suçunun mağduru olamayacağı anlamına gelmediği, kaldı ki sanığın savunmasında belirttiği üzere, olaydan 2 yıl önce bu ilişkiyi sonlandırdıkları, ev telefonu hattına sahip olan sanığın, gece saat 22.08'de ankesörlü telefondan katılanın evini aramasının makul olmadığı göz önüne alındığında, sanığın telefonda, “seninle olmak istiyorum, rızanla gel bana, istersen seni kaçırırım, rızanla olmazsa eşine söylerim evliliğin yıkılır” şeklinde cümleler kullanmak suretiyle katılana karşı cinsel taciz suçunu işlediğinin sabit olduğunun kabulü gerekmektedir. YARGITAY CEZA GENEL KURULU Esas Numarası: 2014/669 Karar Numarası: 2015/68 Karar Tarihi: 24.03.2015
Tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; 37 yaşında ve prostat rahatsızlığı bulunan mağdur M..’in olay tarihinden önce 3 ayrı kez sanığın muayenehanesine gittiği, basit muayeneler sonunda ilaç tedavisinin uygulan¬dığı, olay günü sanık doktor tarafından kendisine tatbik edilen tuşe rektal ve prostat masajının yapılış tarzı konusunda önceden yeterli bilgisinin bulunmaması halinde ve bunun biraz da hoyratça gerçekleştirilmesi durumunda bu tedavi yöntemini farklı yorumlamış, onurunu kıran bir hal olarak algılamış ve tepki göstermiş olabileceği, Mağdurun kollukta sanığın iki elinin omuzunda olduğundan bahsetmemesi, yargıla¬ma aşamasında ise sanığın cinsel organını görmediğini söylemesi, Muayenehanede olay anında başka hasta kişilerin de bulunduğu, muayene odasının kapısının kilitli olmadığı ve kapı açıldığında dışarıdan muayenenin yapıldığı yerin görülebil¬diği, böyle bir ortamda soyunan doktor sanığın, reşit ve erkek mağdura livatada bulunduğunu kabul edebilme, olanağının bulunmadığı, Sanığın, tepki gösterip şikayet edeceğini söyleyerek muayenehaneyi terk eden mağdurun peşinden giderek onu bundan vazgeçirmeye çalışması, hatta para bile teklif etmesinin böyle bir olayın dedikodu olarak duyulması halinde dahi statüsünü etkileyebilecek bir durum olması nedeniyle bundan bir şekilde kurtulma gayreti olarak yorumlanması gerektiği,
Mağdurun yaşı, gelişimi ve tedavisi sırasında anüs bölgesine kaydırıcı krem sürül¬düğü de nazara alındığında, olay akabinde bu bölgede hiçbir bulgunun meydana gelmeme¬sinin gerektiği, bu itibarla da eşinin, kocasının kilotunda kan gördüğüne ilişkin beyanının inandırıcı bulunmadığı, Nitekim olay sonrasında düzenlenen 07.10.2003 tarihli raporda da olayı ve iddiayı doğrulayan bir olgunun saptanamadığı, sanığın bu raporu düzenleyen doktorla görüştüğüne ve raporun da bunun sonucunda gerçek dışı olarak düzenlendiğine ilişkin iddianın da doğrulan¬madığı, Bu rapordan ve olaydan üç gün sonra mağduru muayene eden Adli Tıp Kurumunun anüs bölgesinde saptadığı bulguların, ileri sürülen livata eylemi ile irtibatının kurula¬madığı, Adli Tıp Kurumundan alınan raporda saptanan bulguların yapılan tuşe rektal ve prostat masajı sonucunda meydana gelmiş olabileceği, 37 yaşında ve evli mağdurun, anüsüne erkek cinsel organının sokulması ve üzerine abanılıp ileri geri hareket yapılması durumunda bunun ne anlama geldiğini derhal farketmesi gerektiği halde farkedemediğine ilişkin anlatımlarının diğer kanıtlar karşısında inandırıcı bulunmadığı ve mahkemenin beraat kararının yerinde olduğu anlaşılmaktadır.Ceza Genel Kurulu Esas No: 2010/5-147 Karar No: 2010/200
Sanık ile lise öğrencisi olan mağdurenin bir yıldır devam eden duygusal arkadaşlıklarının bulunduğu hususunun sabit olduğu somut olayda, sanığın bir yıldır duygusal arkadaşlık yaptığı lise öğrencisi olan mağdurenin 15 yaşından küçük olduğunu bilmemesi hayatın olağan akışına uygun olmadığı gibi, sanık da olaydan hemen sonra kollukta alınan savunmasında mağdurenin onbeş yaşından büyük olduğunu zannettiği veya mağdurenin kendisine böyle söylediği şeklinde bir savunma yapmadığından, mahkemece kendiliğinden araştırılması gereken bir husus bulunmamaktadır. Dolayısıyla, somut olayda 5237 sayılı TCK'nun 30. maddesinde düzenlenmiş olan hata halinin uygulanma şartları da mevcut değildir. Bu nedenle, onbeş yaşını tamamlamamış olan mağdure ile rızasıyla cinsel ilişkide bulunan ve mağdureyi alıkoyan sanığın çocukların cinsel istismarı ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından cezalandırılmasına ilişkin yerel mahkeme kararı isabetlidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, usul ve kanuna uygun bulunan yerel mahkeme hükmünün her iki suç yönünden de onanmasına karar verilmelidir. YARGITAY CEZA GENEL KURULU Esas Numarası: 2013/790 Karar Numarası: 2014/518 Karar Tarihi: 25.11.2014
Yargıtay 5. Ceza Dairesi 2003/4048 Esas, 2004/2528 Karar sayılı kararında “suç kanıtı aramanın bir çok olayın karşılıksız ve cezasız kalması gibi istenmeyen bir sonuca yol açacağı ve şikayetçinin başkasına zarar vermek için kendisine zarar vermesinin hayatın olağan akışına uygun olmadığı” şeklinde belirttiği gerekçesiyle verdiği kararda kullandığı “her ne kadar delil olmasa da şikayetçi kadının beyanı esas alınarak sanığın cezalandırılmasına karar verildi”
Hata
Madde 30- (1) Fiilin icrası sırasında suçun kanuni tanımındaki maddi unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hali saklıdır.
(2) Bir suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hallerinin gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır.
(3) Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır.
(4) (Ek fıkra: 29/6/2005 – 5377/4 md.) İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz
TCK madde 30 da yer alan hatanın cinsel suçlarda uygulamada görülen en yaygın alanı sanığın 18 yaşından küçük olduğunu bilmediği mağdur ile onu 18 yaşından büyük zannederek cinsel ilişki yaşamasıdır. Söz konusu hatanın faili ceza sorumluluğundan kurtarabilmesi için kaçınılmaz hata olması şarttır. TCK madde 30/1 de yer alan maddi unsur demek eylem, netice, ve eylem ile netice arasında nedensellik bağıdır. Hata durumunda fail yaptığı eylemin hukuka uygun olduğu inancı ile eylemde bulunmaktadır. Ancak bu hatanın kaçınılmaz hata olması şarttır. Cinsel saldırı suçunun maddi unsuru failin mağdurun rızası olmaksızın vücut bütünlüğünü ihlal eden bir eyleminin olmasıdır. Cinsel saldırı suçunun oluşabilmesi için 18 yaşından büyük mağdurun rızası olmaksızın vücut bütünlüğünün ihlal edilmesi yeterlidir yoksa söz konusu eylemin cinsel arzuları tatmin amacı ile yapılması şart değildir.
Soruşturması tefrik edilen dosyada müşteki ...’ın, kendisine on sekiz yaşından büyük olarak tanıtılan... isimli bir kızla girdiği ilişki sonrasında ilişkinin kayda alındığı ve istenilen parayı vermemesi halinde görüntülerin ailesine gönderileceği şantajı ve silahla tehdit edilmesi suretiyle senet imzalattırıldığı yönündeki şikayeti neticesinde ifadede adı geçen... isimli kişinin mağdure Emel olduğunun anlaşılması üzerine mağdurenin 12.05.2014 günü alınan ifadesinde; kendisini makyajla on sekiz yaşından büyük gösterip,... adıyla tanıtarak...den para temin edebilmek amacıyla ve diğer sanıkların yönlendirmesiyle girdiği cinsel ilişkinin kayda alındığını belirterek suçlamayı doğruladıktan sonra ifadesinin alındığı tarihe kadar yaşadığını iddia ettiği diğer cinsel ilişkilere yönelikte beyanda bulunması üzerine soruşturmaya başlanması suretiyle ortaya çıkan olayın intikal şekli ve zamanı bu kapsamda mağdurenin ilk kez sanık ...'la ifade tarihinden 1,5 - 2 yıl önce tanışarak arkadaş olmasından yaklaşık altı ay sonra öpüştüğü sanığın göğüslerine dokunduğunu, bu eylemler altı ay kadar sürdükten sonra ise organ sokmak suretiyle birliktelik yaşadıklarını ve 2014 yılı başına kadar farklı yerlerde hemen hemen her gün ilişkiye girdiklerini, sonrasında aldatıldığından şüphelenerek kendisinden ayrılan...ın vücudunda hatırladığı kadarıyla ben, yara veya herhangi bir dövme olmayıp, son üç aydır da farklı kişilerle ilişki yaşadığını belirtmesine karşılık...ın savunmalarında arkadaş olduğunu kabul ettiği mağdurenin, kendisini büyük tanıttığını, bir çok kez öpüşme şeklinde yakınlıkları olduğunu ancak ilişkiye girmediklerini, mağdurenin ifadesinde geçen yer ve zamanlarda yalnız kalmadıklarını, kendisine yalan söylediği için ayrıldığı mağdurenin iddia ettiği şekilde ilişkileri olsa idi vücudundaki izlerin mağdure tarafından fark edileceğini, esasen mağdurenin ilişkiye devam etme isteğini kabul etmediği için kendisine suçlamada bulunmuş olabileceğini belirtmesi, sanığın vücudu ile cinsel organında çıplak gözle ayırt edilebilecek nevüs, çil, hipopigmente ve hiperpigmente alanlar olduğunun mahkemece aldırılan ... Devlet Hastanesinin 10.02.2016 tarihli raporundan anlaşılması, tanık beyanları, diğer sanıkların savunmaları ve tüm dosya kapsamına göre, sanık ...'ın mağdure ile organ sokma boyutuna ulaşacak şekilde ilişki yaşadığına dair her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmayıp, sanığın 21.05.2014 tarihli savcılık savunmasında kabul ettiği üzere dudaktan öpüşme şeklinde eylemlerin gerçekleştiğinin kabulü gerektiği hususu nazara alındığında; sanığın aşamalarda mağdurenin yaşının küçük olduğunu bilmediği yönündeki savunması, olayın intikalinden önceki müşteki...e yönelik mağdurenin gerçekleştirdiği eylemin şekli, tanık beyanları ve tüm dosya içeriğine göre, olayda 5237 sayılı TCK'nın 30. maddesinde düzenlenen hata hükümlerinin uygulanma koşullarının bulunduğu gözetilerek değerlendirme yapılması gerekirken bu konuda herhangi bir işlem yapılmaksızın yazılı şekilde hükümler kurulması, Kanuna aykırı, YARGITAY 14. CEZA DAİRESİ Esas Numarası: 2020/11269 Karar Numarası: 2021/3489 Karar Tarihi: 18.05.2021
Reşit olmayanla cinsel ilişki
Madde 104- (1) Cebir, tehdit ve hile olmaksızın, onbeş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, şikayet üzerine, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) (İptal: Anayasa Mahkemesinin 23/11/2005 tarihli ve E: 2005/103, K: 2005/89 sayılı kararı ile; Yeniden düzenleme: 18/6/2014-6545/60 md.) Suçun mağdur ile arasında evlenme yasağı bulunan kişi tarafından işlenmesi hâlinde, şikâyet aranmaksızın, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(3) (Ek: 18/6/2014-6545/60 md.) Suçun, evlat edineceği çocuğun evlat edinme öncesi bakımını üstlenen veya koruyucu aile ilişkisi çerçevesinde koruma, bakım ve gözetim yükümlülüğü bulunan kişi tarafından işlenmesi hâlinde, şikâyet aranmaksızın ikinci fıkraya göre cezaya hükmolunur.
Suçun maddi unsurlarından birisi de mağdur olup, kanun koyucu 5237 sayılı TCK'nun 103. maddesinde üç grup mağdura yer vermiştir. Birincisi onbeş yaşını tamamlamamış olan çocuklar, ikincisi onbeş yaşını tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklar, üçüncüsü ise onbeş yaşını tamamlayıp onsekiz yaşını tamamlamamış çocuklardır. Birinci ve ikinci grupta yer alan çocuklara karşı cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın dahi gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış istismar suçunu oluşturmakta, eylemin bu kişilere karşı cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle gerçekleştirilmesi ise anılan maddenin dördüncü fıkrası uyarınca cezanın yarı oranında artırılmasını gerektirmektedir. Üçüncü grupta yer alan çocuklar yönüyle eylemin suç oluşturması için gerçekleştirilen cinsel davranışların cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Nitekim cebir, tehdit ve hile olmaksızın onbeş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, anılan kanunun 103. maddesinde düzenlenmiş olan çocukların cinsel istismarı suçundan değil, şikayet üzerine 104. maddede düzenlenen reşit olmayanla cinsel ilişki suçundan cezalandırılacaktır. Fail, cinsel ilişkide bulunduğu mağdurenin 15 yaşını doldurmadığı halde, 15 yaşını doldurduğu düşüncesiyle mağdure ile rızasıyla cinsel ilişkide bulunur ve şikayetçi olmayan mağdurenin yaşı konusundaki hatası esaslı, diğer bir ifadeyle kabul edilebilir bir hata olursa, bu takdirde fail 5237 sayılı TCK'nun 30. maddesinin birinci fıkrası uyarınca suçun maddi unsurlarından olan mağdurun yaşına ilişkin bu hatasından yaralanacak, bunun sonucu olarak yüklenen suç açısından kasten hareket etmiş sayılmayacağından ve bu suçun taksirle işlenmesi hali kanunda cezalandırılmadığından 5271 sayılı CMK'nun 223. maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendi gereğince beraatına karar verilmesi gerekecektir. Suçun maddi unsurlarında hata hali faile ilişkin bir durum olduğundan, bu hususun fail veya müdafii tarafından ileri sürülmesi gerekmekte olup, kural olarak mahkemece suçun maddi unsurlarında hataya düşülüp düşülmediğine ilişkin bir araştırma yapılmayacaktır. Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sanık ile mağdurenin internet üzerinden tanıştıkları ve yaklaşık altı ay süreyle arkadaşlık yaptıkları sabit olan olayda, meslek yüksek okulu öğrencisi olan sanığın lise birinci sınıf öğrencisi olan mağdurenin 15 yaşından küçük olduğunu bilmemesi hayatın olağan akışına uygun olmadığından, 5237 sayılı TCK'nun 30. maddesinde düzenlenmiş olan hata halinin uygulanma şartları mevcut değildir. Bu nedenle, onbeş yaşını tamamlamamış olan mağdure ile zincirleme şekilde rızasıyla cinsel ilişkide bulunan sanığın çocukların cinsel istismarı suçundan cezalandırılmasına ilişkin yerel mahkeme kararı isabetlidir. T.C YARGITAY CEZA GENEL KURULU
ESAS NO: 2013/14-478 KARAR NO: 2014/34 KARAR TARİHİ:04.02.2014
Mağdurenin beyanlarının aşamalarda tutarlı ve istikrarlı olduğu, olaydan hemen sonra durumu tanıklar M.Ö.ve M. N.Ö..'e anlatıp şikayetçi olduğu, sanığa iftira atması için geçerli hiç bir neden bulunmadığı, dinlenen tanıkların mağdurenin beyanlarını doğruladığı, tanık mübaşir D.D..'nın açıkça mağdureye kimliğini iade edeceği sırada sanığın "kimliği yarın gelsin alsın" dediğini beyan ettiği hususları birlikte değerlendirildiğinde, olay tarihinde Bakırköy 19. Asliye Ceza Mahkemesi hakimi olarak görev yapan sanığın, bu mahkemenin 2009/739 esas sayılı dosyasının duruşmasında tanık olarak dinlediği mağdurenin kimliğine el koyarak, mağdure ertesi gün kimliğini almak için odasına geldiğinde ona dosyadaki bazı belgeleri gösterip dava konusu hususlarla ilgili konuşmalar yaptığı, mağdurenin yanına yaklaşarak yanağından öptüğü, kolunu okşadığı, kollarından tutup; “Kadife gibi tenin var, çok tatlısın, ben çok beğendim bir kere dudağından öpebilir miyim, gıdığından öpebilir miyim” diyerek sarılmak için hamle yaptığı, mağdure kendini geri çektiğinde aleyhine tanıklık yaptığı kişiyi kastederek; "dava sana bağlı, ne kadar yatmasını istersin, ne kadar ceza vereyim söyle bakayım, ama sen çok güzel bir kızsın bu çocuk çıkarsa seni rahat bırakmaz, senin gibi güzel bir kızın zarar görmesini istemem” şeklinde sözler söylediği anlaşıldığından sanığın sarf ettiği sözler ve vücut dokunulmazlığının ihlâli niteliği taşıyan cinsel davranışlarla mağdureye karşı kamu görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle cinsel saldırı suçunu işlediğinin kabulü gerekmektedir. YARGITAY CEZA GENEL KURULU Esas Numarası: 2013/97 Karar Numarası: 2013/331 Karar Tarihi: 05.07.2013
TCK'nın "Kast" başlıklı 21. maddesinin birinci fıkrasında; "Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. açıklamalarına yer verilerek, kastın unsurlarının bilme ve isteme olduğu vurgulanmıştır. Bu kapsamda, kişinin ceza hukuku bakımından sorumlu tutulabilmesi için gerçekleştirdiği fiilin haksızlık oluşturduğunu bilmesi gerekmektedir. TCK'nın “Kanunun bağlayıcılığı” başlığını taşıyan 4. maddesinde yer alan “Ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz.” kuralıyla, islenen fiilin suç olduğunun bilinmemesinin failin cezai sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı ifade edilmektedir. Buna göre, kanunda suç olarak düzenlenen bir fiilin suç teşkil etmediği inancıyla gerçekleştirilmesi hâlinde de failin cezai sorumluluğu bulunmaktadır. Bu aşamada, TCK'nın 30. maddesinde düzenlenen “hata” hükmüne ilişkin açıklamalarda da bulunulması gerekmektedir. TCK'nın "Hata" başlıklı 30. maddesi üç fıkra hâlinde; "Fiilin icrası sırasında suçun kanunî tanımındaki maddî unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hâli saklıdır. Bir suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır. Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır." şeklinde düzenlenmiş iken, 08.07.2005 tarihli ve 25869 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5377 sayılı Kanun'un 4. maddesi ile eklenen; "İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz." biçimindeki dördüncü fıkra ile son hâlini almıştır. Hata (yanılma); genel olarak kişinin tasavvuru ve zihinden geçirdikleri ile gerçeğin birbirine uymaması anlamına gelen bir kavramdır. Hata kural olarak iradenin oluşum sürecine etki eder ve gerçeğin yanlış biçimde tasavvuru veya bilinmesi nedeniyle irade bozulmuş olarak doğar. Failin tasavvurunun konusu, dış dünyaya ait bir şeye ilişkin olabileceği gibi normatif dünyaya (kurallar alanına) dair de olabilir. Dış dünyayla ilgili şeyin olduğundan farklı bir biçimde algılanması hâlinde unsur yanılgısından (tipiklik hatası), normatif dünyaya ait gerçekliğin farklı biçimde değerlendirilmesi hâlinde ise yasak hatasından bahsedilir. Kısaca unsur hatası, bir algılama hatası olduğu hâlde; yasak hatası, bir değerlendirme hatasıdır. Failin ceza sorumluluğuna gidilebilmesi için kusurlu olması şarttır. Kusur, kınanabilirliktir. Kusurun ifade ettiği değersizlik yargısı ile fail hukuka uygun davranmaması, haklı olan lehine karar verebilme ve hukuka uygun davranma imkânına sahip olmasına rağmen haksız olan davranışı tercih etmesi nedeni ile kınanmaktadır. Kusur yargısının temeli insanın özgür iradesidir. İnsan, özgür iradeye sahip bir varlık olması nedeniyle haklı olan davranış ile haksızlık arasında bir tercih yapma ve haklı olan davranış lehine karar verebilme, davranışlarını hukuk düzeninin gereklerine göre yönlendirebilme ve hukuk düzeninin yasakladığı davranışlardan sakınma yeteneğine sahiptir. Kusur yargısının temelini oluşturan irade özgürlüğü, haksızlık bilincinin varlığını gerekli kılar. Çünkü insanın haklı olan davranış ile haksızlık arasında tercih yapabilmesi için bunu bilmesi şarttır. Fail, haksızlık bilincine sahipse ve özgür iradesiyle haksız olan davranışı tercih ediyor ise kusurludur. Fakat yasak yanılgısı her zaman failin kusurunu tamamen ortadan kaldırmaz. İnsan, hukuk toplumunun bir üyesi olarak hukuka uygun davranmak ve haksız olan davranışlardan sakınmak yükümlülüğü altındadır. Failin açıkça yasak olduğunu bildiği davranışlardan sakınması bu yükümlülüğü yerine getirdiği anlamına gelmez. Fail, aynı zamanda davranışlarının hukuk düzeninin gerekleri ile uyumlu olup olmadığını sorgulamakla yükümlüdür. Fail bu husustaki şüphesini tefekkür etmek veya bir uzmana danışmak yoluyla bertaraf etmek zorundadır. Ayrıca fail vicdan muhasebesi de yapmalıdır. Failden beklenen vicdan muhasebesinin ölçüsü, somut olayın koşulları ile onun sosyal ve mesleki çevresidir. Fail kendisinden beklenen vicdan muhasebesine rağmen davranışının haksızlığını idrak etmeye muktedir değilse yanılgısı kaçınılmazdır. Bu durumda fail kusurlu addedilemez. Buna karşılık fail kendisinden beklenen vicdan muhasebesiyle davranışının haksızlığını idrak edebilecek idiyse yasak yanılgısı kusurunu tamamen ortadan kaldırmaz; fail kusurludur, ancak kusuru azalmıştır. Hata, kastı ortadan kaldıran veya kusurluluğu etkileyen hata olmak üzere ikiye ayrılır. Suçun maddi unsurlarında (TCK'nın 30/1. maddesi), suçun nitelikli hâllerinde (TCK'nın 30/2. maddesi), hukuka uygunluk nedenlerinin maddi şartlarında (TCK'nın 30/1-3. maddesi) hata kastı kaldırır. Kusurluluğu ortadan kaldıran veya azaltan sebeplerin maddi şartlarında hata (TCK'nın 30/3. maddesi) ile haksızlık yanılgısı (yasak hatası) (TCK'nın 30/4. maddesi) kusurluluğu etkileyen hata şekilleridir. Kastı kaldıran hata türüne hukuka uygunluk nedenlerinin sınırındaki yanılgıyı da eklemek gerekmektedir. (TCK'nın 27/1. maddesi) TCK'nın 30. maddesine 5377 sayılı Kanun ile eklenen dördüncü fıkrada, işlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişinin cezalandırılmayacağı hüküm altına alınmıştır. Ancak, "Haksızlık yanılgısı" ilkesinin, TCK'nın 4. maddesi ile çatışmayacak şekilde yorumlanması gerekmektedir (... Sözüer, Hukuki Hata, Yargıtay Dergisi, C. 21, S. 4, Ekim 1995, s. 489). Zira bu ilke, kişilerin suç işledikten sonra cezadan kurtulmak amacıyla sığınabilecekleri bir düzenleme niteliğinde değildir. Esasen, işlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, hukuk düzenince tasvip edilmeyen ve izin verilmeyen, hukuku ihlal eden bir hareket yaptığının farkında olmadığından "Kanunu bilmemek mazeret sayılmaz." kuralına da aykırı hareket etmemiş olacaktır. Bu anlamda failin, yetkili bir organ ya da resmî bir makamın açıklamasına güvenerek hataya düşmesi hâlinde kural olarak kendisine kusur isnat edilemeyecekken, töre cinayeti örneğinde olduğu gibi kişisel, siyasi, dini veya ahlaki düşüncelerine göre yaptığı hareketi doğru kabul etmesi durumunda, davranışının toplumsal normlara ve hukuk düzenine aykırı olduğunu bilmesi nedeniyle sorumluluktan kurtulamayacağı kabul edilmelidir. YARGITAY 4. CEZA DAİRESİ Esas Numarası: 2024/6774 Karar Numarası: 2025/5871 Karar Tarihi: 26.03.2025
Hukuk düzeninde hüküm delile dayanılarak verilir. Delille belirli olmayan olay belirli hale gelir ve hüküm aşamasına ulaşılır. Delil yoluyla olayın belli hale gelmesi sübutun tesbiti konusunda kanaatten başka bir şey değildir. Ancak muhakemede deliller hiç bir zaman objektif muhakkaklığı, yani mutlak belirliliği göstermez. Dolayısıyla delillerin gösterdiği, objektif bakımdan bir ihtimalden ibarettir. İhtimalin belirli dereceye varması halinde kanaat söz konusu olur. Çünkü ihtimalin belirli bir dereceye varmasıyla şüphe yenilir ve kanaat oluşur. Ceza muhakemesinde maddi gerçeğin araştırılması sebebiyle her şey delil olabilir, elde edilen delillerle hakim, belli bir hususun sabit olduğu hakkındaki hükmünü tam bir inanışla ve kanaate vararak verir. Mevcut deliller bir insan olan hakimi ikna edecek surette olmalıdır. Çünkü yargılamanın esasında insan vardır. Aksi takdirde yargılamada insan unsurunu, vicdani kanıyı ortadan kaldırmak söz konusu olur, peşinden elektronik–bilgi çağında delillerin bilgisayarlara yüklenip, bilgisayarların hüküm vermesi beklenir. Bu itibarla ceza yargılamasında insan unsurunun en önemli objesi hakimdir. Çünkü delilleri takdir yetkisi hüküm verecek olan hakime aittir. Hakim hükmü ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hakimin vicdani kanaatiyle serbestçe takdir edilir. (CMK 217/1) Vicdani kanaatin oluşmasında en zor karar verilen ceza davaları tanık, ek delil, olmayan sanıkla mağdurun yüz yüze olduğu zamanda oluşan suçlara ilişkin olanlardır. Bu suçlarda öncelikli deliller beyanlar olduğundan vicdani kanıya ulaşmak için sanık beyanlarındaki çelişkiler, aksak noktalar, olay ifade görüntüsünün eksikliği, mağdurenin veya mağdurun beyanlarındaki iddiasının olaya uygunluğu, çelişkisi olup olmadığı, sanık ile arasında husumet olup olmadığı, iftira atmayı gerektiren bir anlaşmazlık ihtimalleri değerlendirilerek vicdani kanıya ulaşılır. YARGITAY 14. CEZA DAİRESİ Esas Numarası: 2016/7761 Karar Numarası: 2019/11837
Ceza yargılamasının esas amacı maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Bu bakımdan hakim davayı muhakeme kuralları gereğince huzurunda görecek, olayı ilk günkü haline götürecek bu konuda yüz yüzelik ilkeleri gereğince sanık ile mağduru dinleyecek ve gözlemleyecek, elde ettiği delillerle vicdani kanaati ile hüküm kuracaktır. Delil tüm davalarda hükme ulaştıracak kurucu unsurdur. Bu bakımdan en hassas suçlar cinsel istismar ve cinsel saldırı suçlarıdır. Bu suçlarda mağdur ile sanık arasında geçen eylem genellikle yapısı gereği tanık olmadan ve bariz delil bırakılmadan işlenen suçlardır. Bu açıdan davanın temelini oluşturan delillerden en önemlileri, Yargıtayca mağdur beyanı, doktor raporları, psikolojik inceleme evrakları, sanık ... mağdurun bulundukları çevre, aralarındaki yakınlık ve husumet incelemeleri olarak kabul edilmiştir. Cinsel istismar dosyalarında, suçun subutunun tespiti bakımından bilhassa çocuk olan mağdurların ilk alınan beyanlarının, daha sonra aile, çevre vs baskısı ya da başkaca nedenlerle sanıklara kurtarmaya yönelik değişen beyanlarından üstün tutulması gerektiği aşikardır. Bilhassa mağdurları çocuk olan cinsel istismar suçlarının subutu yönünden, mağdure çocuğun dokunmak ve okşamak sureti ile istismar edildiği hallerde, suça yönelik cinsel içerikli eylemlerin kabulünde kamera kaydı ya da görgü tanığı yok ise suç da yoktur demek gerek ceza adaletini gerekse toplum vicdanını yaralayacaktır.Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90. maddesi gereğince kararlarına uyulması gereken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin inceleme kriterlerinde ise; mağdurenin beyanları çok önemli görülmüş, beyanlarını ana delil olarak kabul etmiş davayı gören mahkemeye ise bunu test etme yükümlülüğü yüklemiştir. (P.S/Almanya kararı 04.09.2011) Yine, AİHM’sinin “M.C/Bulgaristan” davasında belirttiği gibi taraf devletlerin tecavüzü cezlandırma ve bu vakaları soruşturmak yönünde AİHS. 13. maddesi gereğince pozitif yükümlülüğü vardır. Cinsel şiddetin doğrudan kanıtlarının mevcut olmadığı hallerde yetkili makamlar tüm olguları incelemeli ve olayları çevreleyen koşulları değerlendirerek karara ulaşmalıdırlar. Bu bağlamda tecavüz, saldırı ve istismarın sadece fiziksel bulguları değil, psikolojik bulguları da dikkate alınmalı, mağdurun olay anlatımı ağırlıklı olarak değerlendirilmeli, bu değerlendirme esnasında; mağdur eylemlerine değil, fail eylemlerine odaklanmalı, mağdurun yaşadığı travmaya bağlı psikolojik durumunu gözönünde bulundurulmalı, mağdurun travmaya bağlı tutarsız, karmaşık yahut eksik anlatımı olabileceğini gözeterek ayrıntılarda değil genel olay örgüsünde tutarlılık aramalı ve mağdurun olayın tek tanığı olduğunu unutmamak önemlidir, açıklaması yapılmıştır. YARGITAY 14. CEZA DAİRESİ Esas Numarası: 2019/4188 Karar Numarası: 2020/700 Karar Tarihi: 23.01.2020
Cinsel istismar suçları ahlaki açıdanda taşıdığı özellik nedeniyle gizliliğe daha ağırlık verilerek işlenmekte bu haliyle kanıt elde etme sorununu da beraberinde getirmektedir. Bu özelliği nedeniyle genel olarak olayın kolluğa intikal zamanı, biçimi, mağdur beyanından başka doğrudan delil yok ise beyanların somut ve uyumlu olması, CMK. 236. maddesinin gözönüne alınması, bu beyanların yan delillerle desteklenmesi gibi hususlara dikkat edilmektedir. Bu ilkeler, suça öngörülen yaptırım miktarının yüksekliği gözönüne alınarak titizlikle uygulanmayı gerektirmektedir. Somut olay bu açıklamalar ışığında incelendiğinde; Sanık mağdurenin babasıdır. Tüm aşamalarda ısrarla suçlamayı kabul etmemektedir Olay basit cinsel istismar niteliğinde olduğundan mağdur beyanından başka somut, doğrudan delil bulunmamaktadır. Sanık ile mağdurun annesi ayrı yaşamakta olup mağdur annesi ile yaşamaktadır. Bu haliyle sanık mağdurenin iradesini baskılayacak durumda değildir. Olayın kolluğa intikali olay tarihinden 2 ay sonra dolaylı tanık-anne K.. T..'ın başvurusuyla gerçekleşmiştir. Dolaylı tanık K..mağdurenin olayı kendisine 20 Temmuz 2010 tarihinde anlattığını beyan etmektedir. Anne ise kolluğa 13.09.2010 tarihinde intikal ettirmiştir. Bir babaya böyle bir isnat anne ve çocuğu tarafından yapılmış ise taraflar arasında husumet bulunup bulunmadığı önem kazanmakta olup anne ile sanık arasında anne tarafından boşanma davası açıldıktan sonra olayın kolluğa intikalini annenin yapması gözönüne alındığında taraflar arasında husumet bulunduğu kabul edilmelidir. Ceza muhakemesinde suçsuzluk asıl, suçluluk ise ispatlanmaya muhtaçtır. Suçu işlemiş olması muhtemel bir kişinin suçsuz bulunması, masum bir kişiye ceza verilmesine tercih edilmelidir. Annesi ile babası arasında boşanma nedeniyle husumet bulunan mağdurenin başkaca yan delillerle desteklenmeyen soyut anlatımları ile suçun sabit olduğu sonucuna varılamaz. Kuşkudan sanık yararlanır ilkesine aykırı olarak suçun sabit olduğuna ilişkin sayın çoğunluğun düşüncelerine katılmıyorum. YARGITAY 14. CEZA DAİRESİ Esas Numarası: 2014/4874 Karar Numarası: 2014/10967 Karar Tarihi: 14.10.2014

